21.12.2011 - 12:03
Okunma (44)
Yorum (0)
Paylaş

Yazar hakkında : Gazeteci-yazar Süleyman Güdül 1945 Kaman doğumlu olup, ilk ve Lise tahsilini Samsunda yapmış olup, halen Anadolu Üniversitesi İktisat Faültesi Kamu yönetimi 3.cü sınıf öğrencisi olarak tahsil hayatını sürdürmektedir.

SEN KENDİNİ ANLATMASINI ÖĞREN

 

                                        SEN KENDİNİ ANLATMASINI ÖĞREN

 

                 Sanki Dünyanın devi biziz. Hiç haksızlığımızı kabul etmeyiz, önümüze gelene kızıyoruz. Biz, nedense hiç zahmet çekmeden lokmaların ağzımıza konup, midelerimize inmesini bekliyoruz. Halk arasında bir söz vardır.”Pişi piş ağzıma düş”. Bizde de yıllardır devlet politikası dışa karşı böyle yürütülmekte.

                 Beyler, bu devlet İstiklal savaşını yaparak, dünyaya kendisini anlatmasını ve tanıtmasını bilmiş bir devletken, şimdi ise bundan yoksun kaldık. İşimize gelmeyen ve çıkarımıza olmayan her şeye kızıyor. Bağırıyor, yeri gelince de sanki gelecekte yüz yüze gelmeyecekmiş gibi, hakarete varan sözler bile sarf ederek, sorunları çözmeye çalışıyoruz.

                Öncelikle, şapkayı öne koyup iyice düşünmek lazım. “Ben nerede yanlışlık yaptım ve de yapmaya devam ediyorum ?. Dünya bana değil, karşılıklı bir birimize muhtacız” demesini bilmek gerek.

                Bizde hükümetler, devletin hükümeti olacağı yerde, partilerinin hükümetleri olarak davrandıklarından, daima bazı itibarları kaybetmeye mahkum olmuşuz.

               Şu andaki hükümet ilgilileri de, aynı hatayı yapmaya devam etmekteler.  Yıllarca hükümetlerin yaptıkları hatalardan ders almamışa benziyorlar.  Köşe dönme ve yandaş kayırma zihniyetiyle, ne devlet yönetilir nede bu devlet dışarıya kendisini anlatabilir. Bu davranışlar, daima bizleri haklı iken haksız duruma düşürmeye yarar.

             Bir zamanlar, Türkiye’nin birçok yerinde Misyoner çalışmaları oluyor, insanlar “din elden gidiyor, din değişiyor” diye, bazı yangına körükle giden yandaş basın vasıtasıyla  Misyonerlerin suçluyor, katli vaciptir misali suçlamalarla, nerdeyse adamların dinlerine karşıda saygısızlıklar yapıyorduk. Üniversitede okuduğumuzu unutarak adeta ilk okul  sorularından korkar duruma gelmekteydik. Buda bir acizlik ifadesi olarak karşımıza gelmekteydi.

             Kardeşim sen dininin güzelliklerini kendi vatandaşına anlatmasını ve yaşatmasını bilmiyorsan, o zaman ağlamaya hakkın yok. Elin oğlu gelir, senin ülkende kendi dinini anlatır ve karşısındakine senin yapamadıklarını verirse, işte o zaman kaybeden sen olursun.

            Sen Doğu ve güneydoğuya hizmet götürmesini bilmez de, bir zümrenin oyları için oraları ihmal edersen, elin oğlu gelir ona senin veremediklerini vererek, sana namlu doğrultmalarını sağlar. İşte buda bir idari acizliğin göstergesidir.

            Adam gibi, aş ve iş vermesini bilselerdi, bugün o yörelerde bu tür olaylar yaşanmazdı. Yıllardır Türk ve Kürt halkı sorunsuz olarak o bölgelerde yaşamışlardı. Şimdi ne olduda bu birlik ve dirlik bozuldu. Bunun suçlusu ben değilim, tabi ki bu ülkeyi idare edeceğini belirterek devletin başına gelen hükümetler olmuştur. Gelen gideni aratır misali, bu hükümet zamanında işleyen fabrikalar kapanmış, ülkede hayvancılık ve ziraat kökünden yok edilmiş. İşsizlik dibe vurmuş.

             Öyle aşiret reislerinin düğünlerinde halay çekmekle, devletin sorunları halledilmiyor. O tür davranışlarla, ancak oy elde edilip yandaşlık yapılabiliniyor.

           Bir zamanlar, Kıbrıs meselesinde de yaygara koparttık ama, elin oğlu bildiğini okudu. Çünkü orada da kendimizi ifade edemedik. Sadece büyük konuşmalarla yol alınacağını zannettik.

          AB.ye  giriş konusunda da, yıllardır havanda su dövmekten başka bir şey yapamadık. Daha doğrusu, bazılarının bazı konular çıkarına olmadı. Çünkü bizim siyaset anlayışımız, oturduğumuz koltukları beraberimizde mezara kadar götürmeyi amaçlamakta.

           Hele sen,  iki devreden başka hiçbir şekilde, yine aynı göreve gelmenin önünü yasalarla kes birde bakanlarını parti bağımlısı yapma, bak o zaman Türkiye de halkın nasıl refah içinde olduğunu ve devletin nasıl adını dünyaya duyurduğunu görürsün. Bu sistemle ancak bu kadar olur, fazlasını beklemek insanın kendisini kandırması olur.

          Ermeni sorunu,. yeni bir sorun olarak karşımıza çıkan bir sorun değil. Bu sorun yıllardır var, ama maalesef bu sorunu  laik olduğu şekliyle dünyaya anlatamadık. Herhalde anlatmakta istemiyoruz. Sadece ara sıra yaygara koparıyoruz. Eloğlu da, kendi bildiğini de yapıyor. Ermeniler bu konuda, ülkeleri ikna edici rolü çok iyi oynuyorlar, bizim konuyu başkalarına gerektiği şekliyle anlatamadığımızı bildiklerinden dolayı.

    Bizler Fransa Devlet başkanına kızana kadar, öncelikle bu konuyu görev edinmişlerin, ikna etme kabiliyetlerinin olmamasına kızalım. Yani kendimize kızalım.

   Hangi sorunu halletmekte başarılı olduk ki, bunda da başarı bekliyoruz. Ticarette bir kural vardır. “İşe göre yer mi, yoksa yere göre iş mi ”. Sen partizanlık yaparak, konuya vakıf olan ve ikna kabiliyetine sahip insanları gerekli görevlere getirmezde, partizanlık yaparak yandaş birilerini inatla, başarı oranlarının düşük oldukları görevlere getirirsen, tabi ki atı alan Üsküdar’ı çoktan geçer.

      Ben, Ermeni meselesinde haklı olduğumuzu yıllardır dünyaya anlatamayan siyasilere kızıyorum. Fransa devlet başkanına neden kızacağım ki. Ben kendimi ifade edemezsem oda kendisini ifade edenlere inanmak zorundadır. 

         Bizler kendi ülkemizin ve kendi vatandaşlarımızın davalarını unutarak, başka devletlerin iç işlerine karışmayı daha önemli gördüğümüz müddetçe, maalesef hiçbir sorunu çözemeyiz. Sadece birkaç yandaş basın kuruluşlarını da yanımıza alarak, yüksek sesten konuşmayı adet edinmişizdir. Amaç vatandaşa karşı oy avcılığı yapmak.. Bence vatandaşa efelik yapana kadar, dışarıya karşı inandırıcılık efeliği yapılması lazım.. Yoksa  bağırmakla yol alınmaz.

 

                                                                                              Süleyman Güdül

Henüz Yorum Yok.
İlk Yorum Yapan Siz Olmak İstermisiniz.


(Güvenlik İçin Max:750 Karakter)
Kalan Karakter Sayısı